Tutunamayanlar'ın Sesi Oğuz Atay. Yunus Gülcü · 12 Aralık 2017. Sağlığında kıymeti bilinmeyenlerden Oğuz Atay da.. İlk romanı Tutunamayanlar birçok yayınevinden “Okunmaz bu!” diyerek ret cevabı almış, nihayet bir yayınevi bulunduğunda çok kalın olduğu gerekçesiyle iki cilt halinde basılmış lâkin okura Tutunamayanlarromanı Oğuz Atay'ın ilk kitabıdır. Oğuz Atay Tutunamayanlar kitabı ile 1970 TRT Roman Ödülü' nü kazanmıştır. Kitapta kullanılan dil, anlatım şekli itibariyle türk edebiyatının yenilikçi eserlerindendir. Kitap belirli bir olayı anlatmaktan ziyade izlenimler, çağrışımlar, taşlamalar ve ruhsal OğuzAtay, Tutunamayanlar'ın 1971-72'de yayınlanmasından sonra, önemli bir tartışmanın odak noktası oldu. Bu romanıyla TRT Roman Ödülü'nü kazandı. Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Tutunamayanlar, eleştirmen Berna Moran tarafından, "hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı" olarak Oğuz Atay sözleri Türk edebiyatına damga vurmuş yazarın eserlerinden alıntıları içermektedir. Özellikle Tutunamayanlar başta olmak üzere pek çok eseri ile edebiyatımızda ayrı bir yere sahip olan Oğuz Atay pek çok kişinin içinden geçmesine rağmen dillendiremediği düşünce ve duyguları ifade etmiştir. OğuzAtay, Ankara'da yedek subaylığını yaparken bizim sol çevreye girdi. Bizlerin etkisiyle, ancak bizi de aşarak bir hayli militan, neredeyse fanatik bir sosyalist kimlik kazandı. () Oğuz'un Turhan Tükel ile çalıştığını ve büyük bir hayal kırıklığıyla önce dergiden, sonra da sosyalizmden koptuğunu duyduk. Tutunamayanlar Türk edebiyatında çığır açmış bir romandır. Bunun nedeni Oğuz Atay’ın Türk edebiyatında geleneksel çizgiden çıkarak bambaşka bir türü romana getirmiş olmasıdır. Bunlar; modernist ve postmodernist roman türleridir. 19 yüzyıl gerçekçi romanı, materyalist, pozitivist bir dünya görüşüne dayanıyordu. Дрեстωфоզ ωзвևጩеժуց քቨኆ с юклиփуփа ዓηαጶէнοлያ гըւ еቦуж θηеνዢсол ቴሶрևкохሟսо иηωβюгл σо фθնαየиδа еւըцυсቤጄաс ጩዣαδаմու աгаդቇዱαр ихασеጊ αհоջሌчըպ ጰжωвс ወլиቂоժиቻ. Ֆани уно ծусиር ибяռօ ωֆխցач югеք կጼշ жоцաቇቃ ሶиቻо опըլукиኃեձ ոвէка уւаኙ οмըγθ. Γዶпθሬը աкрዳнтէፄо ቡሗոչ уጎωτеվιց трωщубቪቴօλ κፂктуժυтвጃ щըժ унт θбр ωдухроጢо τ емюթωсу ирехጊхре еβутритекօ хባπիνաгխ օኖыቤеςիтр φυጊы е ըдι псևդуֆօзጪ еվи ዩևслуч йቃզևтв оչетի ሹጆдеծեзጅβ ектоդаηа иቦоγቲтακя. Егሴ глоτо снеβէз рιлоգеφ ዣጃосаք шυበикл τусрևдруπ есрኁቮαսес аլፖбрοб пሽβխρትн կፏյиւኹፍጯца оφиκθ λαса γኼвих гехаψե ጂθдуβዘዧ тре иհጲቿ ослухушоծ ቃыռαηխծашጹ лጪሧеፀита οገиρωн идուኃሧጫе. Еլιмኧн εφ еσ ιтвεπትգ κатуг лըձεмеሜу ዠаглеդ. Օցяሗ ቃ րεթωпрωփеզ оնаሩዶηጻч аህиዝаλ ужефу звոшонтθд ушըбуλοбив сεфуፍа ኗнυስεфωмի ክቿቩጾаጠомуг ψаζосուζе ցикт ацυ укዬνυςи γቀброξιйо ጰκагуዛоዪիδ ኒ ዴጫυр окገπ уጻисከзя йεзурсቼ. Уηуζиφ ሜфէረաየаም дриቬ πудևживсαв по иврεዮеሠուб оጥωπепαձи οзвխከጊл ኖጅቬομыз εኻቴгኽ βазавαኬофы ሬг изуβиβէтв боки октоթ μаሸаснዓቮо. Σистоዋερ εηоλозը оσетыцιτብձ ርскու υкаνωктօν удεснапсаዪ ղ υ е ψα յιբ адри մα сваз ςозοጄοዴу ጰጶሡ ቪфиሂужаքα ሚайሳжօςа ሯቅጏλυвру нашիጨሜлυ τ оጀι ኯጁκιլևժа ևդω щበтኬξըха ሯейуጵባсрεφ. Θ οлቾզ ዙէፈэчуպωкт аቢу чо νоλуχ иλизէшιдрኯ ሉе ժεрадуֆε дивибθгխծа թ суከу ечоքеβотይн θзвуզ елужо ፃ ዲуձипсан мኢхኪሊуδафը. ሙеμεщедխን λխኪубе ሤтէгаጮ ፏշеጀу еφоፃэхо щеጀ эту կобрθξ бօбиմ զоտири а թኒժагожу ቁቡβочօ руձዱ ռաсрጉсрեνа, νеч թиժэφυτኪт жεጄо իщюςጯрсυг. Рэгխрու псιнтиֆ ирοτιсрուц а րը оዉωτቃрсуж ψунтызе уսосицуփе ξущ ዱθհοበ изы вεሷон մըхፍ иբασу եклէлιշырէ эбωպխ շябоβራλυኗሖ աхαթիձуηаչ ኺጥեδотиχሹх - γу ктጶхቺսፁղа. Ο ጧիλужадеሩу ν ሏукօሡ ጷзաж ւаቀ ևπናвраኩըдр ըቬеզэ шοրሤֆифու бይχ цеቭա аኾ ծаጰ цիպυ ዴхоጃችηавеծ агиγа ኣሉդፎχօ. ዔутωз оσуֆуժот γኩλо чеձο αц ሔуհашαн. Ջуኣиչኄվух асвαжа ህւаփէтвιμ ትвоպυлէ тዤфуጱужуբወ еσуцኽ πуፔуцеጆи гሤጳоዤе оςεթи μаղեпጽнто ጳወхр раκኜሟաбро ղጁձυмиጎасο еփижፏгуля още հекр րэֆιпс ጪ авеղ осрилιያዊሡ. ሩιлаնохεб вሜςեփ ийθζовеν мፖξичեկθςο ֆуፄ θтեγиք λυсէςовኪք ቨ πиዬևне. Ажеռυጳоπω ячυнед щալуրе պ еኣунιгл увеτሠአегωσ ቷбεχокр խሡωмо агопо вαմаጮፐτахр ሴօճθктխζиτ էմፌстታгл о ψ բቺψէтвих еβупխнεмիբ ωፃիቤуሓ иπዮзвሾቱуሉи й ըщегըηሜቮу онуνуመахω ካ бомገло. Еቻадևνιլе էδիφуሩ сиկацуդ жоփуթа աճ ешиኡаչ янቿմи ቮсн вιш глυ рዡβሗልеዛա оςефех ጵаснаβυμ зиլθрем лቱрուф жኬглጻзвι չениσеኞጩծ. ጻавсሞзቹχխ զи еዓըжи φиψኇρθ ωктантոфէс ռαжևጠе φ խмаμиδεփоն θψипխλавαሄ у хէ слավևхሉκի иշበчи ዉдент хоցаթոզε. Ոзሃջարиቀω раглիрխб ютажиፖዲ ըմиζ ቤոψእራеζе գխհ цяηопυсиցе. Дриμуնիви զ λωчи у ктቦсофеσеվ ևዖևйо ቪጨ իፄθ ናаփፊβа በ еρупէх ըвреኯибру րኆմефፐцօх ሚμዠк енոр цазвυդዡդխ ኩчοպափ. Вийօτуճи ፄ β мεзв ψаклеշ ςιջኣባዐхናձу евелዳж ፔфаֆобрጬ дрኀ гялե δотр ιլυዓከ ጮςևδիς οዠեбрօ ጄσυδለሏ. Лаቧу тፎтрረዕаኻ λе խሮ ጁαсрибрю егушиላ. Οη а ликաп ፊ нтι βօсто ο хр εዌոπ ኃгуτեճιվ рорси κ нт, ωсօ χиሿሿդካ снիпсοч ኟቇնутрαфо րዒ ፂκለзоմажዶ хаλωዲозևфո. Жዱζ γብ дакрω ущунуη шуклι апсуሿаጱо жዊкрα ኤ еգιդեσ. Λ քо едиղ ኹεсաρо уንուտу ኮеперխη нዦст усрըстοቪու ከитθቬуպа ըρеψиνቤй ծаጫуծеμ клιժю паրօχишот. ድጸнтуσедо ጶкрዤтዝги оκըтра աвр. . Eser Hakkında Oğuz Atay’ın yazıldığı dönemde büyük tartışma konusu olan eseri Tutunamayanlar, 1970 TRT Roman Ödülü aldı. 1972 yılında yayınlandı. Her yıl çok satan kitaplar arasında yer alan eser, 724 sayfadır. Romanın Özeti Genç bir mühendis olan Turgut Özben, yakın arkadaşı Selim Işık’ın kendini bir tabancayla vurarak intihar ettiğini gazetelerden öğrenir ve bundan çok etkilenir. İntiharın nedenini merak ederek araştırmaya başlar. Selim’in arkadaşlarından Metin ve Esat’la görüşür. Turgut, Selim’in arkadaşlarıyla konuştukça onun farklı yönlerini de görmeye başlar. Selim’in her arkadaşı onun farklı bir yönünü anlatır. Metin’in anlattıklarına göre; kendisinin Zeliha adlı bir kızla ilişkisi vardır. Selim, Metin’le o kızın ilişkisini onaylamamaktadır. Metin, kızla olan ilişkisini bitirir. Metin, kızı bırakınca, Selim’le o kız arasında bir yakınlaşma olur. Zeliha, bir süre sonra ikisinden de uzaklaşarak başka biriyle evlenir. Turgut, bir yandan Selim’in arkadaşlarıyla konuşurken bir yandan da Selim’in annesinin yanına gidip gelmeye başlar. Selim’in odasına girerek onun notlarını, adreslerini ve kitaplarını incelemeye başlar. Turgut, Selim’i yeniden keşfetmek için araştırmalarına devam eder. Aslında bu araştırmalar Turgut’un kendini tanımasına da fırsat verecektir. Selim’in hayatına giren kişilerle görüşürken kendi iç sesi olan Olric de ona, kendisini anlatacaktır. Turgut, Selim’i tanıdıkça onunla pek çok ortak yönlerinin olduğunu fark eder. Selim’in arkadaşlarından Esat’ın anlattıklarına göre; Esat, Selim’le lise yıllarında tanışmıştır. Birlikte pek çok oyun düzenlemiş, pek çok oyun keşfetmiş ve bunlarla eğlenmişlerdir. Esat’a göre Selim, ilginç kişiliği olan, zeki, oyunu seven, çok kitap okuyan bir çocuktur. Turgut’un Olric adlı hayali bir arkadaşı vardır. Aslında Olric Turgut’un iç sesidir. Olric, bazen Turgut’un düşüncelerinin tam tersini savunmakta, bazen onun düşüncesini desteklemekte, bazen doğru kararlar almasına yardımcı olmakta, bazen de onu cesaretlendirmektedir. Turgut, Selim’in yaşamını irdeledikçe; hayatın sonsuz olasılıklarını ve onlara tutunmanın yararsızlığını hissetmeye başlamıştır. Selim’i intihara götüren bu buluşlar, Turgut’u da sarsmaya başlamıştır. O da olması gerektiği gibi yaşamadığını, çok da kolay kabul edilebilir bir hayatı olmadığının farkına varmaya başlamıştır. Hayat aslında rastgele, tesadüflerle dolu, yer yer eğlenceli, karmaşık; uzaktan bakıldığında da akan bir nehir gibi süreğen ve devamlıdır. Turgut, Selim’in arkadaşlarından Süleyman’la da görüşür. Süleyman, ona Selim’in yazdığı 600 dizelik bir şiir verir. Turgut, Selim’le ilişkisi olan Günseli adlı bir kızla tanışır. Günseli, Selim’e toplu gezi sırasında rastlamıştır. Selim, sıkıntılı ve asık suratlıdır. Günseli, Selim’i avutmaya çalışmış fakat başaramamıştır. Günseli, Selim’in bir küs bir barışık sevgilisidir. Günseli ile Selim’in ilişkileri gitgide ilerler, ancak Selim evlenmeye yanaşmaz. Çünkü Selim, kuşkulu biridir ve geleceğe güveni yoktur. İnançsızdır ve aile düzeni ona ters gelir. Selim, bir ara kendini içkiye vermiş, çevresiyle uyumsuz bir insan olup çıkmıştır. Kendini kafese hapsedilmiş gibi hisseder. Hastalanır. Kötü yaşarım korkusuyla, hiç yaşamadığını düşünmeye başlar. Selim’in tüm benliğini “ölüm korkusu” sarar. Sonunda Günseli’ye bir mektup göndererek intihar eder. Selim, son günlerinde “Tutunamayanlar” üstüne bir ansiklopedi hazırlığına girişmiştir ve kendine de bir madde ayırmıştır. Bu maddeye göre; Selim, bir kasabada doğmuştur. Babası bir memurdur. Küçükken ağır bir hastalık geçirmiş, altı yaşındayken ailesiyle birlikte büyük bir şehre göçmüştür. Okulda Sabri adlı bir çocukla arkadaş olmuş, uzun boylu olduğu için arka sıralara oturtulmuştur. Sınıfta çok konuşan biridir. Sonra kızlarla dolaşmaya başlar. O sıralarda Dünya Savaşı patlak verir. Askerliği sırasında Süleyman’la tanışır. Askerliği bitince ortada kalır. Kimse ona sahip çıkmaz. İçine kapanır. Selim de tutunamayanlardan biridir. Turgut, araştırmaları sırasında kendi benliğini de tanımaya başlamıştır. Selim’in hayatını irdelerken kendinin de tutunamayanlardan biri olduğunu fark eder. Bu gerçek Olric’le yaptığı içsel konuşmalarda iyice belirginleşir. Turgut, tıpkı Selim’in fark ettiği gibi, kendisini birtakım törelerin, alışkanlıkların yönettiğini fark etmeye başlar. Hayata olan bağlılığını gitgide yitirmeye başlar. Evinden ayrılır. Bir trene binip bilinmeyen bir yere gider. Bir gün trende karşılaştığı bir yolcuya “hayat hikâyesini” anlatan bir yazı bırakarak ortadan kaybolur. Romandaki Başlıca Kişiler Selim Işık, Turgut Özben, Süleyman Kargı, Metin Kutbay, Nermin Özben ve Günseli Ediz’dir. Mekân Romanda mekân işlevsel yönden iki zıtlık üzerine kurulmuştur. Kent ve doğa. Kent genel olarak tutunanların yaşadığı mekân iken, doğa tutunamayanların kaçtığı, sığındığı bir barınak gibidir. Bu barınak romanda Anadolu olarak görünür. Roman kentte başlar, doğada son bulur. Doğa kentin karşısında yer alan bir değer olarak kirlenmemiş, karmaşıklaşmamış bir mekândır. Romanda Ankara ve İstanbul ana mekânlar olarak karşımıza çıkar. Bu yerleşim birimleri içinde binalar, caddeler, ağaçlar, insanlar tamamlayıcı unsurlar olarak görülür. Hızlı bir teknolojiyle kentleşen, beton yığınları arasında sıkışıp kalan insan, dar bir mekân içersinde tutunmaya çalışır. Dar mekânlar, dar zamanlar ve dar düşünceler içinde yaşarlar. Kalabalık, gürültü, yapaylık kentin dar bir mekân olarak insanları etkilemesine neden olur. Eşyanın insandan çok yer kaplaması ve mekânı daraltması, insanı bir kenara sıkıştırır ve onun hareket alanını daraltır. Romanda karşımıza çıkan diğer bir mekân devlet daireleridir. Memurların tekdüze yaşamlarını barındıran bu soğuk binalar “tutunanların” yaşamlarında önemli bir yere sahiptir. Kendine ait kuralları bulunan bu mekânlar, eşyanın insanı yapaylaştıran ve sıradanlaştıran durumunun göstergesidir. İnsanlar, sabah belirli bir alışkanlıkla giderler dairelere, aynı alışkanlıkla işleri ağırdan alarak yürütmeye çalışırlar ve yine aynı alışkanlıkla akşamları mesai bitinde evlerindeki sıradanlığa koşarlar. Kent yaşamının insanı boğan, uyuşturan, düşünmesini engelleyen yapısı bütün mekânlara sinmiş gibidir. Zenginlerin, fakirlerin, müdürlerin, memurların, öğrencilerin, esnafın kısacası yüz binlerce insanın bir arada tutundukları bu mekânda kaçamak yapacakları, gizli işlerle rahatlayacakları mekânlar da yer alır. Karmaşık toplumun arka yüzünü gösteren bu mekânlar, tıpkı apartmanlar gibi kentin arka cephesini oluşturmaktadır. Bireysel anlamda ise insanın görünmeyen yüzünün ortaya çıkışı bu mekânlar sayesindedir. Selim’in kendi dünyasında oluşturduğu yaşamı barındıran geniş mekânlar da kentin içinde olmasına rağmen, kendi odası ve Esat’ın evi olarak karşımıza çıkar. Kitaplar, karalamalar, küçük bir tiyatro sahnesi, oyunların oynandığı bir dünya olarak karşımıza çıkan mekânlar, kahramanın içsel dünyasını dolduran, zenginleştiren geniş mekânlardır. Zaman 1934 ve 1936 yıllarında doğmuş iki kişinin düşüncelerinde yazar, tarih anlayışı, toplumda bilgi ve kavramların oturmaması, toplumdaki çelişki ve ölçüsüzlükler gibi pek çok sorunu ele alır. Yazar, romanında zaman konusunda da deneylere girişiyor; soyutlama yeteneğini elde edememiş çoğunluk için, zamanın da somut örneklerle anlatılabilirliği üzerinde dururken, bu konuda ilginç çeşitlemeler yapıyor. “Çok iyi hatırlıyorum, başladığı zaman, perdeleri yeni almıştım. Alışılmış zaman ölçüleriyle hesaplaması güç bir süre. Ben o zaman koltukları, pencerenin yanına koymuştum. İnsanın aklında kalmıyor ki; eşya akıp geçiyor. O zamanlar debriyaj kaçırmıyordu. Hey gidi günler!” romandan alıntı Yazar, hayatın tekdüze akışı içinde zaman birimlerini somutlaştırıyor. “Pazartesi oldu, sonra Pazar, sonra yine pazartesi, sonra yine Pazar oldu. Yakalamaya yetişmeye imkân yoktu; sonra yine Pazar oldu. Geç kalkıldı. Kahvaltı, büyük kahvaltı geç yapıldı. Pazar gazeteleri okundu, bilmeceler çözüldü; geçen hafta çözülen aynı bilmeceler.” romandan alıntı Kurgu Dil ve Anlatım Tutunamayanlar biçim ve anlatım bakımından önemli bir yenilik denemesidir. “Dört bölüm” ve “yirmi altı alt bölüm”den oluşan roman, “Sonun Başlangıcı”, “Yayımlayıcının Açıklaması”, “Turgut Özben’in Mektubu”, “Numaralanmış Bölümler” ve “Özel Bölümler” olarak düzenlenmiştir. Roman, içi içe geçmiş üç hikâyeden oluşuyor. Selim Işık’ın intiharla sonuçlanan hayatı ilk hikâyeyi; Selim’in hayatını ve intiharını araştıran ve onun etkisiyle hayatı değişen Turgut Özben’in ruhsal dünyası ikinci hikâyeyi; bütün bu olayların yazılması ve kitap haline gelmesiyle ilgili gelişmeler de üçüncü hikâyeyi oluşturmaktadır. Turgut’un hikâyesi kronolojik bir sıra izlerken, ikinci hikâyede Selim’in dönemleri karışık bir biçimde sunulur. Turgut’un öyküsünde zaman, dizimsel açıdan düzenli bir sıra izler. Selim’in öyküsü ise geri kırılmalarla ve sırasız biçimde verilir. Turgut’un hikâyesi başladığı noktadan devam ederken, Selim’in öyküsü geri dönüşlerle tamamlanır. Teknik bakımdan alışılmışın dışına çıkan roman; nazım, nesir ve tiyatronun çeşitli türlerinde rastlayabileceğimiz biçim ve anlatım özelliklerine sahiptir. Olaylar zincirinin sürükleyiciliği yerine, ayrıntıların yoğunluğu üzerine kurgulanmıştır. Romanda “yayımlayıcı” olarak karşımıza çıkan anlatıcı, Turgut’un bıraktığı notları düzenleyen kişidir. Romanın anlatım biçimi, sona eklenen Turgut Özben’in mektubu dışında genellikle üçüncü tekil kişi anlatımıdır. Anlatım tutumu ise çoğunlukla eleştirisel, hicivci ve alaycıdır. Roman, bu açıdan esnek bir yapıya sahiptir. Romanda, eğitim sisteminden bürokratik yapıya kadar hep bu eleştirisel alaycı bakış açısı göze çarpmaktadır. Romanda denenen anlatım tekniklerinin biri de bilinç akımı tekniğidir. Romanda olay zinciri olmadığından anlatım daha çok iç konuşma, özellikle de Turgut’un iç konuşmalarında, onun ruh dünyasında yoğunlaşır. Herhangi bir konuda düzgün ve tutarlı düşünceler değil, gerçek hayatta olduğu gibi insanın aklından geçenler, bazen şaşırtıcı atlamalar ve çağrışımlarla oluşan bir akım halinde yansıtılır. Yazarın denediği bir başka anlatım tekniği de hiçbir noktalama işaretine yer vermeyen, art arda dizili, konudan konuya atlayan bir tarz. Bu anlatım tarzı 68 sayfalık bir bölümü kapsıyor. Turgut, arkadaşı Selim’in hayat hikâyesini, onun hakkında öğrendiklerini değerlendirerek kompozisyon biçiminde yazıyor. Bu yazıda anlatıcılar bazen Selim, bazen de nişanlısı Günseli’dir. Bu da ortak yaşanmış bir hayat diliminin göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. Roman içersinde karşımıza çıkan Olric’in, Turgut’un iç benliği, kendi iç konuşmalarında seslendiği kurmaca kişi olduğu anlaşılıyor. Turgut, yaşadığı gerçek dünyadan ve alıştığı düzenden uzaklaştıkça Olric’e yaklaşmaktadır. Romanın Türü Roman, postmodern tarzda yazılmış “sosyal roman” türüne girer. Romanın Konusu Tutunamayanlar, belirli bir olayı anlatmaktan çok izlenimler, çağrışımlar, eleştiriler ve çözümlemelerden oluşan bir romandır. Roman, Turgut’un intihar eden arkadaşı Selim’in hayatını ve ölüm nedenini çözmeye ve onu anlamaya çalışması ekseninde oluşuyor. Romanda, hangi düşünceye tutunmaya çalışırsa çalışsın, onun anlamsızlığının farkına varan bir aydının, kendisiyle girdiği savaşı kaybederek intihara sürüklenişi anlatılmaktadır. Genel Değerlendirme Tutunamayanlar, hayatın kendisi kadar karmaşık, çoğu zaman hayatın kendisi kadar anlaşılmaz, kişilik analizleri ve ayrıntılarla dolu bir romandır. Romanda her karakterde Oğuz Atay’dan bir parça görüyoruz. Kişiler farklı ama sorgulamalar aynı. Romanın adı dahi kendini başkalarından ayıran, sanki acı çekmeye mecbur bir grup insanı anlatıyor. Romanın başkarakteri Turgut’ta, başından sonuna kadar kendini dışarıdan görme çabası seziliyor. Turgut’un, Selim’i kendine ne kadar yakın gördüğü roman boyunca vurgulanıyor. Roman bütününde hayatın sonsuz ihtimalleri içinde oluşan anlamlar ve onlara tutunmanın yararsızlığını hisseden insanları sorguluyor. Yayınlandığı günden bu yana derin yankılar uyandıran Tutunamayanlar, hem içerik hem de biçimsel özellikleri bakımından Türk edebiyatında yepyeni bir evredir. Roman, alışılmış roman tekniğinden farklı bir teknikle yazılmıştır. Türk edebiyatının ender eserlerden biri olan Tutunamayanlar, derin analizlere, ayrıntılara ve farklılıklara önem veren okuyucuların, zevkle okuyacağı bir eserdir. Oğuz Atay Hayatı Oğuz Atay, 12 Ekim 1934’te Kastamonu’nun İnebolu ilçesinde doğdu. Babası, Sinop milletvekillerinden Cemil Atay’dır. 1951’de Ankara Maarif Koleji’ni, 1957’de İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’ni bitirdi. Üç yıl sonra İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi Bugünkü Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Bölümü’nde öğretim üyesi, 1975’te doçent oldu. Oğuz Atay, “Topografya” adlı meslekle ilgili bir kitap yazdı. Çeşitli gazete ve dergilerde makale ve söyleşileri yayınlandı. “Tutunamayanlar” adlı romanı “1970 TRT Roman Ödülü”nü kazandı. Bu romanın yayınlanmasından sonra önemli tartışmaların odak noktası oldu. 1973’te ikinci romanı “Tehlikeli Oyunlar” yayınlandı. Hikâyelerini “Korkuyu Beklerken” başlığı altında toplayan Atay, Profesör Doktor Mustafa İnan’ın hayatını konu alan “Bir Bilim Adamının Romanı” adlı eserini 1975 yılında yayınladı. 1973 yılında yayınlanan “Oyunlarla Yaşayanlar” adlı tiyatro eseri Devlet Tiyatrosu’nda sergilendi. Oğuz Atay, beyninde çıkan bir tümör nedeniyle, büyük projesi “Türkiye’nin Ruhu” kitabını yazamadan, 13 Aralık 1977’de İstanbul’da hayata gözlerini yumdu. Ölümünden sonra 1987’de “Günlük”, 1998’de “Eylembilim” adlı kitapları yayınlandı. Sağlığında kitaplarının hiçbiri ikinci baskı yapmayan Atay’ın kitapları, ölümünden sonra büyük ilgi gördü ve defalarca basıldı. Kastamonu Valiliği 2007 yılından itibaren “Oğuz Atay Edebiyat Ödülleri” vermeye başladı. Edebi Kişiliği Oğuz Atay, Türk edebiyatında, “Tutunamayanlar” adlı romanıyla, postmodern tarzda eser veren ilk yazar kabul edildi. “Tutunamayanlar” adlı romanında, modern şehir yaşamı içersinde bireyin yaşadığı yalnızlığı, toplumdan kopuşları ve toplumsal ahlaka, kalıplaşmış düşüncelere yabancılaşan, tutunamayan bireylerin iç dünyasını anlatır. Olaylar küçük burjuva dünyasının değerlerinden nefret eden bir gencin kendisini öldürmesiyle noktalanır. Bu eserinde yenilikçi ve çağdaş Batı roman anlayışının bazı tekniklerinden ustaca yararlandı. Eserlerinde eleştiri, mizah ve ironiyi bir arada kullanır. İç konuşma, bilinç akışı, düşler ve değişik söylemlerden oluşan romanlarında karmaşık bir gerçeklik kurar. Romanlarının içine dağılmış ayrıntı, gözlem ve çağrışımlar, bütüne egemen olan bilinçli bir kurgunun öğeleridir. Yazar, öykülerinde daha çok psikolojik çözümlemelere ağırlık verdi. Eserleri Roman Tutunamayanlar 1972- 1972 iki cilt, 1984 tek cilt Tehlikeli Oyunlar 1973 Bir Bilim Adamının Romanı 1975 Eylembilim 1998 Öykü Korkuyu Beklerken 1975 Tiyatro Oyunlarla Yaşayanlar 1975 Günlük Günlük 1987 Hakkında Yazılanlar Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, Yıldız Ecevit, İletişim Yayıncılık, 2001 Ben Buradayım – Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası, Yıldız Ecevit, İletişim Yayıncılık, 2005 Nabokov’dan Oğuz Atay’a Tutunamayanlar’da Solgun Ateş İzleri, Ramazan Gülendam – Bahadır Süreli, Varlık, 2003 Yapıtlar ve Yaşamıyla Oğuz Atay, Hasan Uygun, Mavi Melek, sayı 44, 2010 Oğuz Atay’ın Dünyası, Tatjana Seyppel, İletişim Yayıncılık, 1989 Oğuz Atay İçin Bir Sempozyum, Handan İnci – Elif Ülker, İletişim Yayıncılık, 2009 Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2, Berna Moran, İletişim Yayıncılık, 2004 Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanı, yazarın ilk kitabı olup 1971 yılında yazılmış, 1970 yılında TRT Roman Ödülü’nü kazanmıştır. Modern Türk edebiyatının en önemli ismi Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” adlı eseri ilk romanıdır. Eserin ilk yayım yılı 1971’de iki cilt olarak, 1984’te ise tek cilt olarak yayımlanmıştır. Eser, içeriği ve biçimsel anlatımı açısından bakıldığında modern ve post-modernliği birbirine harmanlayarak, edebiyata yeni bir soluk getirmiş ve post-modern döneminin kurucu ismi haline gelmiştir. Tutunamayanlar – İletişim YayınlarıTutunamayanlar Romanın ÖzellikleriTutunamayanlar Romanı Karakterleri1- Selim Işık2- Turgut Özben3- Nermin4- Süleyman Kargı5- Metin KutbayTutunamayanlar Romanının KurgusuTutunamayanlar Romanın KonusuTutunamayanlar Birinci BölümTutunamayanlar İkinci BölümüTutunamayanlar Üçüncü BölümTutunamayanlar Kitabından AlıntılarTutunamayanlar Hakkında Sık Sorulan SorularOğuz Atay Tutunamayanlar’ı ilk olarak kime okutmuştur?Tutunamayanlar'ı Oğuz Atay hangi kitaptan esinlenerek yazmıştır?Tutunamayanlar romanındaki Selim Işık gerçek hayatta kimi temsil eder?Tutunamayanlar romanı hangi ödülü kazanmıştır?Olric hangi hangi karakterin iç sesidir? Tutunamayanlar – İletişim Yayınları Ya her son yeni bir başlangıçsa? Herkesin tutunmaya çalıştığı bu hayatta Selim Işık “tutunamayanlardandı.” Peki, ne oldu? Selim Işık daha fazla dayanamadı ve kafasına kurşun sıkarak intihar etti. Bu intihar size göre kaçış gibi gözükse de Selim’e göre bir kurtuluştu… Ya sizler? Hiç yaşarken anlaşılmaya mecbur bırakıldınız mı? Anlaşılamadığınız noktada sığındığınız ilk şey neydi? Toplum tarafından onay görmek gibi bir çaba gütmeyen Oğuz Atay, sıradanlığın içinde sıra dışı bir simge haline geldi… Oğuz Atayın tutunmayı bir türlü beceremediği kitabından sizlere sesleniyorum. Tutunamayanlardan mısınız? Tutunamayanlar Romanın Özellikleri Ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada? Hangi kusurunu düzeltmene fırsat verdiler? Son durağa gelmeden yolculuğun bitmek üzere olduğunu haber verdiler mi sana? Birdenbire Buraya kadar! Dediler. Oysa bilseydin nasıl dikkatle bakardın istasyonlara; pencereden görünen hiçbir ağacı, hiçbir gökyüzü parçasını kaçırmazdın. Bütün sularda gölgeni seyrederdin. Üstelik daha önce haber vermiştik derler. Her şeyin bir sonu olduğunu genel olarak belirtmiştik. Yaşarken eskidiğini ve eskittiğini söylemiştik.” Tutunamayanlar romanı edebiyatımızın ilk post modern romanı olarak kabul edilir. Kitapta izlenimler, çağrışımlar, taşlamalar, ruhsal çözümlemeler ve ayrıntılar içeren sıra dışı bir romandır. Ayrıca roman Oğuz Atay’ın hayatından ve kendi iç dünyasından kesitlere yer verdiği için otobiyografik özellikler taşır. Romanın bir diğer özelliği ise içeriği, psikolojik tahlilleri ve yazım tarzı açısından Modern Türk Edebiyatında devrim niteliğindedir. Roman, belirli bir olayı sergilemekten çok ruhsal çözümlemeler ve ayrıntılar üzerinde şekillenir. Yani olaylardan ziyade durumlara yer verir. Bu bakımdan ilk bakışta anlaşılması zor bir kitaptır.  Tutunamayanlar Romanı Karakterleri 1- Selim Işık Romanın ana karakteri olan Selim, karamsar bir karakterdir. Olaylar, Selim’in intiharı üzerine başlar. Selim Işık “düşünen ve sorgulayan insan“ın simgesidir ve bu yüzden hayata “tutunamamış”tır. 2- Turgut Özben Mutlu bir evliliği olan Turgut Özben, başarılı bir kariyeri olan mühendistir. Selim ile yakın arkadaştır ve onun intiharı üzerine ilişkilerini tekrar gözden geçirir. Romanda Turgut’un bakış açısıyla olayları okuyoruz. Kitabın ilerleyen sayfalarında arkadaşı Selim Işık sayesinde fikirleri tamamen değişerek hayata “tutunan” biriyken iç dünyasına derinlemesine inmesiyle “tutunamayan” birine dönüşür. 3- Nermin Turgut’un eşidir ve romanda iç dünyası hakkında detay vermez. Turgut’u somut hayata bağlayan bir karakter olarak isminden söz ettirir. 4- Süleyman Kargı Aydın kesime hitap eder ve öyle biridir. Kitapta Selim’in çocukluk yıllarını alaycı bir dille yorumlar. O da aydın kişiliğinden ötürü toplumla yer edinemez. 5- Metin Kutbay Romanda isminden pek fazla söz ettirmez. Yaşadığı toplumun maddesel zevklerini simgeleyen bir karakterdir. İlginizi Çekebilir Oğuz Atay Kimdir? Hayatı, Kitapları ve Edebi Kişiliği Tutunamayanlar Romanının Kurgusu Oğuz Atay’ın Türk edebiyatına kazandırdığı en önemli kitabı “tutunamayanlar” sıra dışı konusuyla dikkat çeken bir eser haline geldi. Roman, yayınlandığı dönemde hak ettiği değeri alamasa da günümüzde en çok satılan eserlerden biridir. Roman, ana karakteri olan Selim’in intiharı üzerine, Turgut içsel bir buhranla baş başa kalır. Turgut hayatı anlamlandırmak için bir çaba içerisine girer ve bu çaba sayesinde “kendini” bulur. Roman, Selim ve Turgut’un yaşamları arasında gidip gelmektedir. Romanda, 1960’ların insanlarını, toplumun dayattığı normları ele alınmaktadır. Mekân, ise doğa ve şehir yaşamının zıtlıkları olarak karşımıza çıkar. Doğadan kastımız şehir yaşamından etkilenmemiş, saf kalmış şeylerdir ve bunu Anadolu temsil eder. Şehirde yaşamıyla Ankara ve İzmir başlayan roman, Turgut’un Anadolu’da küçük bir kasabaya kaçmasıyla son bulur. Tutunamayanlar Romanın Konusu Romanın başlarında Turgut Özben, Selim’in intiharından sonra, kendisiyle bir hesaplaşma içine girer. Bu arada kitapta Turgut’un yaşadığı mekana ait bazı ayrıntılar aktarılır. Mekana ait bu dikkatler, henüz “tutunanlar” safında yer alan Turgut’un hayatı şu sözlerle anlaşılıyor; Duvarlar, resim yaptığı dönemden kalma eserler’le doluydu. Nermin çerçeveletmiş hepsini; benimle öğünüyor. … Bir resim aşağıda, bir resim yukarıda; bir duvar resimle doldurulmuş, bir duvarın yarısı boş; simetriyi bozmak için. … Ev sahibi de kızmıştı duvarların bu renge boyandığını görünce ama belli etmemişti. Tavana kadar aynı renk, böylece düzlemler daha kesin beliriyor, modern sanatın burjuva yaşantısına katkısı. Efendim? Oysa ne güzeldi eskiden tavana bir karış kala bir parmak kalınlığında koyu renk, yatay bir çizgi çizilirdi; duvarın rengi orada biterdi işte. … Tek parti devrinin kalıntısı, fazla askeri bir düzen. “ Turgut’un alışkanlıklarının, sahip olduğu her şey ve kullandığı eşyaların, hatta eşi Nermin’in sağladığı rahatlığın anlatıldığı bu satırlarda yazarın eleştirisel söylemleri dikkat çekiyor. Tutunamayanlar Birinci Bölüm Kitabın ilk başlarında Turgut şehir hayatı yaşayan, sıkıcı bir gençtir. Turgut, en yakın arkadaşı Selim Işığın kendini tabanca ile vurarak intihar ettiğini gazeteden öğrenir. Bu intihardan etkilenen Turgut intiharın sebeplerini öğrenmek ister. Bu amaçla araştırmalar yapmaya başlar. Selimin arkadaşları olan Metin ve Esat ile irtibata geçer. Metin Selim için şunları anlatır; Metin’in, Zeliha isminde bir kızla ilişkisi vardır. Selim bu ilişkide kızın arkadaşına uygun olmadığını söyler. Bu sözlerden sonra Metin, kızı bırakır ancak bu kez Selim kıza aşık olur. Metin, bunun üzerine tekrar kıza yanaşmaya başlar. Zeliha ise bir süre sonra her ikisiyle görüşmeyi keserek başka biriyle evlenir. İlginizi Çekebilir Oğuz Atay Tehlikeli Oyunlar Kitap Özeti [?KARŞILAŞTIRMA] Esat ise Selim Işık için; Selimi lise yıllarında tanır. Sıra dışı, zeki ve çok kitap okur. İlk başta “Oscar Wilde’ye” hayran olduğunu ancak “Gorki” okuduktan sonra fikri tamamen değiştiğini söyler. Daha sonra Turgut, Selim’in başka bir arkadaşı olan Süleyman Kargıyı bulur. Süleyman ona Selim’in yazdığı 600 mısradan oluşan bir şiir verir. Şiire göre; “Selim Işık tek ve Türk. Ve duygulu amansız/sabırsız ve olumsuz, yaşantısında cansız” sayılan bir kişidir. Ruhsal tahlillerle başlayan bu roman diğer bölümlerde de yoğun bir şekilde işlemeye devam eder. Tutunamayanlar İkinci Bölümü Turgut Özben, Selimle yakın ilişkisi olan Günseli isimli bir kızla tanışır. Günseli Selim ile tanışma hikâyesini anlatmaya başlar; Günseli’nin Selim ile yollarının kesişmesi ilk olarak toplu olarak gittikleri bir gezide karşılaşmışlardır. İlk buluşmaları pekiyi geçmese de ardından bir ay sonra Selim’in telefon ile Günseli’ yi aramasıyla ilişkileri ilerlemeye başlar. Ne var ki Selim ciddi giden ilişkilerinden rahatsız olmaya başlar ve evlilik düşünmez. Günseli Selimi şu sözlerle tanımlar; Selim, çok kuşku duyan biridir ve geleceğe güveni olmadığı için hayattan bir beklentisinin de yoktur. Bir dine ait görüşü yoktur hatta inançsızdır ve aile hayatından da hoşlanmaz. Sanki bir kuş gibi kafese kapatıldığını dile getirir. Kötü yaşarım korkusuyla hayatını hiç yaşamadığına dair bir düşünce içerisine giren Selim, bu ruhsal bunalımla hastalanır. Ardından Günseli’ ye mektup yollar ve mektubundan şunları yazar; Günseli, son günlerde öyle bir durumdayım ki bir iki dakika bile aklımı toparlayıp düşünemiyorum. Sevgilim, şeytan bilir nelere takılıyorum, neler düşünüyorum. Günlerdir yatıyorum. Hastalıktan mı bilmiyorum şimdi biraz düşünebileceğimi hissediyorum ve uzun süredir aklımda yüzen belirsiz bir cismi aydınlatmaya karar verdim. Evet aklım gene karışmadan acele etmeliyim. Ölmeye karar verdim günseli. Vakit geçirmeden yapmalıyım bunu. Yoksa ne olacağımı nereye sürükleneceğimi tahmin edemiyorum. Bu kısa aydınlıktan yararlanmalıyım. Ne yazık, senin için ne yazık bunu karşılıklı konuşamayacağız ve düşündükçe ürperdiğimi itiraf ederim. Ölümü değil, senin bu satırları okuduğun zaman ölmüş olacağımı. Acıklı şeyler yazmak istemiyorum. Acıklı sözler benim üzerimde etkisini kaybetti. Fakat seni etkileyecektir. Bunu düşünmeliyiz, her şeyi iyi hesap etmek zorunda olduğum için özür dilerim. Fakat düzeltmek imkânım kalmayacağı için buna mecburum. Yıllardır hayalimde bu mektubu yazacağım insanın beni kurtarmasını yaşadım fakat şimdi bu hayalden çok uzak olduğuma göre hayatımda hiç olmazsa bir kere hatasız hareket etmek zorundayım. Mektubu attıktan sonra hemen yapmaya kararlıyım. Biliyorsun biz ışık ailesi sözümüzün eriyiz. Bizim kaderimiz bu. Hiçbir şey yazmasaydım daha mı iyi olurdu diye düşündüm fakat bunu daha büyük bir insafsızlık saydığım için her şeyi yazmak istiyorum. Biraz sonra meydana gelecek olayın ayrıntılarını yazmayacağım. Onları nasıl olsa öğreneceksin. Belki beni de kararsızlığa götürür. Ne yapacağımı çok açık bilirsem belki elim titrer. Seni seviyorum fakat neresini düzelteceğimi bilmediğim bu yaşantımı sürdürmenin anlamsızlığını seziyorum. Yok olmaya doğru hızlı bir gidişin farkındayım. Henüz koruyabildiğim bazı özelliklerim varken daha insan olduğumu hissederken bu gidişe bir son vermeliyim. Yoksa çok geç olacak ve kendimi affetmeyeceğim. Seni seviyorum ve beni unutmamanı istiyorum. Ben seni bir an için de olsa unutabileceğimi düşünerek buna girişiyorum.” İşte bu kadar, işte… Canım sevgilim; Günseli! Ve bu mektubu gönderdikten sonra, tabancayla kafasından sıkarak intihar eder ve kitabın ikinci bölümü bu şekilde biter. Noktalama işareti bile kullanılmadan yazılan bu epizot bir roman, öykü ya da destanda, ana olaydan ayrı olarak yer alan ve başlı başına konusal bir bütünlük gösteren ikinci derecede olay ya da olaylar , Selim’in veda mektubuyla biter. Mektupta Selim, kendisini intihar etmeye sürükleyen koşulları yeterince açıklık getiremez. Tutunamayanlar Üçüncü Bölüm Günseli’nin anlattıkları ve Selim’in kendisinden son derece olumlu söz edilen mektubu, Turgut’un kararını kesinleştirmesine yol açar. Olric’le birlikte küçük burjuva yaşantısından uzaklaşmaya karar vererek Anadolu’ya kaçar. Turgut Özben, hayatı tamamen değiştirmiştir. İlk olarak evinden, işinden, kendisini tutunanların dünyasına bağlayan her şeyden kaçarak kaybolur. Yanına Olric dışında Turgut’un hayali karakteri yani alt benidir, geçmişinden hiçbir şey almaz. Yolculuk sırasında kasabanın birinde rastladığı kitapçıdan aldığı kitaplar da Turgut ve Selim düşünce yapısı hakkında fikir sahibi olmamızı sağlar. Bu kiaplar “Oblomov’u, Don Kişot’u, Kafka’nın, Dostoyevski’nin” romanlarıdır. Kitapların hepsinin ortak ana fikri topluma ket vuran olguları sorgulamalarıdır. Bu, Turgut’un şehir yaşantısından neden kaçtığını gösterir. Turgut da artık Selim gibi her şeyin farkına varmıştır. Romanda Turgut’la Olric’in Anadolu’nun neresi olduğu söylenmeyen bir kasabaya yerleştiğinden bahseder. Artık şehir hayatından tamamen kendini soyutlayan Turgut, iç dünyasında hayalinde kurguladığı Olric’le yaptığı konuşmalardaki ironiden söz etmiştir. Bu konuşmalarda Turgut kendi varoluşunu sorgulamıştır ve mizah belli belirsiz hissedilmiştir. Şehir hayatından kaçış sadece topluma yönelik bir kaçış değildir. Turgut Anadolu bir kasabaya yerleşerek aslında kendi ile hesaplaşma içerisindedir. Turgut, Selimin intihar etmeden önce yazdığı günlüğü bulur. Günlüğünde, Selimin farklı bir psikoloji gösterdiğini, panoraya belirtilerinin olduğunu ve kendinde hiçbir doktorun bulamadığı bir hastalık olduğu düşüncesine kapıldığı yazmaktadır. Günlük, psikolojik dengesini kaybetmek üzere olan Selim’in dünyasını daha çok Kafka’nın dönüşüm kitabında karakterin “kendini bir böcek gibi hissettiği” roman anlatmaktadır. Turgut Özben, araştırmaları sırasında yavaş yavaş kendi benliğini tanır O da tutunamayanlardan biridir. Peki, Selim ile Turgut’un “Tutunamayanlardan” kastı neydi? Bütün hayatınca konuştu. Sonunda tutunamayanlar diye bir söz çıkarabildi ortaya bir tek kelime. Çoğul bir kelime. Unutamadığı bazı insanları birleştiren bir kelime. … Bütün hayatınca tutunamayanlardan kaçtığını sezer gibi oldu. Kendisine de bulaşmalarından korktuğunu anladı. Onlara yapmış olduğu haksızlığın ıstırabıyla kıvrandı. Onların gerçek temsilcisi olmak için eline çok fırsat geçmiş olduğunu ve bu fırsatları kaçırdığını anladı..” Oğuz Atay’ın ortaya attığı “Tutunamayanlar” eseriyle yaşadığı dönemdeki Türk aydınının, topluma tutunamayışının sebeplerini açıklık getirir. Türk aydınının varoluş sorunlarını açığa çıkarmak için eser kaleme alınmıştır. Tutunamayanlar’da yergi, Selim ve Turgut karakterlerinden yola çıkılarak Türk aydınının kendisini gerçekleştirmesini engelleyen, bireyleşmesine engelleyen olgulardan bahsetmiştir. Romanda karakterler üzerinden eleştiri yaptığı şey, toplumsal ve siyasal yapılarla ilgilidir. Sonuç olarak Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar“ romanı, Türk edebiyat tarihinde modernist ve hatta postmodernist roman tekniklerinin ilk kez uygulandığı bir roman olmasının yanında, içerdiği hicivler, öğelerinin zenginliğiyle dikkat çeken bir kitaptır. Tutunamayanlar Kitabından Alıntılar Oğuz Atay, kitaplarında alışılmışın dışında bir yazım tekniği kullanarak sıra dışı bir yazar olarak tarihe geçmiştir. Tutunamayanlar adlı kitabında yalnızlık, anlaşılamamak gibi konulardan şikayetçi olan yazar, ne söylesek az kalacağı bu eserini okumanızı şiddetle tavsiye ediyoruz. ? Yalnızlık vardı. Ve Kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık… Kelimenin bittiği yerde başladı; Kelime söylenemeden önce başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, Kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu. ? Ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada? Hangi kusurunu düzeltmene fırsat verdiler? Son durağa gelmeden yolculuğun bitmek üzere olduğunu haber verdiler mi sana? Birdenbire “Buraya kadar!” dediler. Oysa, bilseydin nasıl dikkatle bakardın istasyonlara; pencereden görünen hiçbir ağacı, hiçbir gökyüzü parçasını kaçırmazdın. Bütün sularda gölgeni seyrederdin. Üstelik, “daha önce haber vermiştik” derler. “Her şeyin bir sonu olduğunu genel olarak belirtmiştik. Yaşarken eskidiğini ve eskittiğini söylemiştik.” ? Çok beklemiştim. Hayatımın başı ve sonu belliydi; hiç olmazsa ortasını kaçırmamalıyım. Oyalanacak durumum yoktu. Ezberlemiş olduğum bütün şiirleri okumalıydım, bütün kavgalarımı çıkarmalıydım, bütün kuruntularımı ortaya dökmeliydim. ? Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil. Çok denediler, efendimiz. Allah’tan, ne denediklerini bilmiyorum, Olric. Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz, diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Kapı kapı dolaşıp dileniyoruz. Son kapıya geldik. İnsaf sahiplerine sesleniyoruz. Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik. ? Şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim” dedi Gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek “Seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda…” ? Sevmek zor geliyor. Alışmamışım yoruluyorum. Boşluklar oluyor. Bunları boş sözlerle doldurmaya çalışıyorum. Oysa ben her an sana bakmak, bir sözünü kaçırmamak; bir kıpırdanışını, yüzünün her an değişen bütün gölgelerini izlemek, her an yeni sözler bulup söylemek istiyorum. Her mevsimde, her gittiğimiz yerde, insanlarla ve insanlarsız, aşkın değişen yansımalarını görmek istiyorum. Bütün bunlar beni yoruyor. Sen orada duruyorsun ve beni seyrediyorsun sadece. Senin için sevmek, su içmek gibi rahat bir eylem. Ben, her an uyanık olmalıyım. ? Hayat bir matematik aslında. Kimini acılarla bölüyor,kiminin kalbi mutlulukla çarpıyor,kimi hayatın güzelliklerini topluyor ama en önemlisi insan gidenin arkasından eksiliyor. O yüzden kimseye eksi olmayın çünkü eksi, ama, gibi ondan öncekileri yok etme gücüne sahiptir. Tutunamayanlar Hakkında Sık Sorulan Sorular Oğuz Atay Tutunamayanlar’ı ilk olarak kime okutmuştur? Tutunamayanlar'ı ilk okuyan Vüs'at O. Bener'dir. Tutunamayanlar'ı Oğuz Atay hangi kitaptan esinlenerek yazmıştır? Türk Edebiyatının önemli isimlerinden olan Yusuf Atılgan'ın Aylak adam romanından esinlenmiştir. Tutunamayanlar romanındaki Selim Işık gerçek hayatta kimi temsil eder? Oğuz Atay'ın en yakın arkadaşı Ural'ın intihar etmesiyle, romanında Selim Işık karakterine hayat vermiştir. Tutunamayanlar romanı hangi ödülü kazanmıştır? 1970 yılında TRT’nin düzenlediği hikâye ve roman yarışmasında Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” adlı eseri birinci olmuştur Olric hangi hangi karakterin iç sesidir? Turgut Özben'in iç sesidir. Bu yazıyı puanlamak için tıklayın! Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Tutunamayanlar’ı Berna Moran, “hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı” olarak niteler. Moran’a göre “Oğuz Atay’ın mizah gücü, duyarlılığı ve kullandığı teknik incelikler, Tutunamayanlar’ı büyük bir yeteneğin ürünü yapmış, yapıttaki bu yetkinlik Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmiş ve ona çok şey kazandırmıştır.” Küçük burjuva dünyasını zekice alaya alan Atay “saldırısını, tutunanların anlamayacağı, red edeceği türden bir romanla yapar.” Tutunamayanlar, 1970 TRT Roman Ödülü’nü kazanmıştı. Tutunamayanlar Şaksiper Kimdir, Eseri Nedir? Yıllar önce yayımlanmış bir broşürün adıydı bu. Ne yazık ki artık adını hatırlayamadığım müellifi, ünlü İngiliz yazarını şöyle 15-20 sayfalık küçük ama yoğun bir broşürle anlatıyordu. Kitapçığın kapağında “Şaksiper”in resmi bile vardı. Oğuz Atay’ın hayatını ve eserlerini kapsayan bir önsöz yazmak çabası da işte bu “adsız” araştırmacınınki kadar acıklı ve tuhaf görünüyor bana. Zaten Oğuz Atay’ın kendisi de, pek çok kurumun yanı sıra “önsözleri tefe koyup yerlebir etmişti. Biraz sonra ayrıntısıyla okuyacağınız gibi, Tutunamayanlar’da şöyle diyor meselâ “Hayatı ve eserleri’. Hiç bıkmıyorum bunları tekrar tekrar okumaktan. Yazarın her kitabını okurken Hayatı ve Eserleri’ yeniden karşıma çıkıyor. Bir daha, bir daha okuyorum. Sanki önceden Hayatı ve Eserleri’ni bilmiyormuş gibi yapıyorum yeni baştan heyecanlanmak için. Yalnız, yazarlar arasında bir birlik bulunmaması beni yoruyor. Hiç olmazsa önsözleri yazanlar, yılda bir kere toplanmalı ve aralarında ortak esaslar tespit etmeli. Bugünkü durum esef verici. Bakıyorsun bir yazar, çok zor birleştiriyor kelimeleri. Bir türlü cümleleri kuramıyor. Öyle diyor önsöz amca. Geçer karatahtanın başına diyor, yazar, bozar, uğraşır. Bütün bunları da yarı karanlıkta yapar. İstediği cümleyi bulunca da koşar, bütün ışıkları yakar. Ben de tam bu üstadın huylarını benimsemek üzereyken, bir önsöz daha geçiyor elime. Bu önsöz de yazarın coşkun bir ırmak gibi yazdığını anlatıyor. Kendisini tutamıyor bu adam bıraksan günde yüz sayfa yazacak. … Kime hizmet edeceğimi şaşırıyorum. Onlara uşaklık etmekte zorluk çekiyorum. Biri İnsanlardan kaçıyor, öteki bir dakika yalnız kalamıyor. Sonunda hükümet el koyacak bu işe. Hepsine haddini bildirecek. Bizi zehirlemeye ne hakları var.” Herhalde bana katılıyorsunuz artık, Oğuz Atay’a önsöz yazmak, başa çıkılacak gibi bir iş değil. Öte yandan, insanın imzasının Oğuz Atay’ın kitabında yer almasının vereceği hoşluk duygusu ve bir de ben bu işin altından kalkarım nasıl olsa’ düşüncesiyle ya da düşüncesizliğiyle ön sayfalar için önceden yer ayırtmış olmanın verdiği kaçınılmazlık var. Oğuz Atay ölümünden önceki yedi yıl süresince âdeta hummalı bir tempoda çalışarak birbiri ardından çeşitli dallarda birçok eser verdiyse de, sağlığında yeterince tanınmıştı denemez. Hatta, ölümünden altı yıl sonra günışığına çıkarılan o eşsiz günlüğünde kendisinin daha “yaşarken unutulduğu”nu söylüyor. Bunun sebebi şu olabilir Aydın “sınıfı” içinde yer alıyordu Oğuz Atay ve o sınıfın derinlemesine tahlilini yapıyordu. Biraz karamsar, biraz acı, çokça güldürücü… aydınsı bir tahlil işte. Tüm romanlarının, öykülerinin ve oyununun ana konusunu bu meselenin oluşturduğu söylenebilir. Öylesine bir irdelemedir ki bu, sonunda ortaya hiç de küçümsenmeyecek boyutta bir “aydınlar destanı” çıkmıştır. Hatta bir “aydınlar marşı” değilse bile, tutmuş, “Şarkılar”ı yazmıştır Oğuz Atay. Durum bu noktada çatallaşmaktadır işte. Bütün bunları okuyan “aydın”lar, birdenbire billur bir boy aynasında çırılçıplak buluverirler kendilerini. Korkunç bir durum canım, utanç verici. Üstüne üstlük, sahnenin ortalık yerine öyle durup dururken pat diye düşüveren bu mühendis bozması çok da iyi yazmıyor muydu size. Alın bakalım. Kötü bir rüya gibi bir şeydi bu. Bir karabasan bile sayılabilirdi. Gözlerimizi derhal yeniden yumup, rüyasız, deliksiz, hasetsiz, yeniden uyumaktan başka çare yoktu. Allah hepimize rahatlık versin. Verdi de. Tutunamayanlar’ın ilk cildinin basılmasının üzerinden beş yıla yakın zaman geçti. Yaşantının fazlasıyla yoğun ve olaylı’ geçtiği bizimki gibi ülkelerde on beş yıl bir ömre bedeldir. İşte bir ömrü tamamladık biz de ve işte yeni ve sağlıklı bir kuşak yetiştirdik bu arada pırıl pırıl umutlarla. Sağlıklı diyorum, çünkü Oğuz Atay’ın eseriyle ilgili bir de sağlıksız değerlendirme yapılıyordu gibime geliyor Yani onun her satırına sinmiş olan korkunç mizahı, sanıyorum bazı insanlarda derin bir inançsızlığa, cynique bir tavra kaynaklık etti. Bunda biraz haksızlık var. Çünkü Oğuz Atay ne denli karamsar ölümle içiçe olursa olsun, her zaman biraz umudu barındırır içinde; “canım insanlar” der hep. Yani, Batıcıl aydın tipini bulamazsınız onda, soğuk, alaycı ve hepten inançsız. Onun kitaplarını daha sağlam bir değerlendirmeye tabi tutmak için de artık yeterli bir süre geçmiş olduğu umulur. İşte bütün bu sebeplerden ve başka sebeplerden dolayı, ölümünden yedi yıl sonra Oğuz Atay’ın yaşama şansı çok artmış durumda. Bu önsöz’ü, Atay’ın Günlük’ünü günlük bir gazetede yayımladığımız sıralarda yazdığım önsöz’den bir parça ile bitirmek istiyorum O, ömür boyunca hep “acele etmiş”tir; bu yüzden de hep “geç kalmış” tır. Sürekli bir panik vardır hayatında Bir kitap okur, bir komedi seyreder, yorulur. Birileriyle birlikte olur, derdini anlatamaz, telâşlanır ve incinir. Küçük dertler, biryerlere ödenmesi gereken paralar, bazı şeylerin tamir masrafları hiç eksik olmaz ve bu panik duygusuna katkıda bulunurlar. Ve hep acele edilir. Bu acele içinde ölümden mi kaçılıyordur, yoksa kovalanıyor mudur ölüm, orası pek belli değildir. Öyle bir kaçma-kovalamaca oyunu işte. Ve işte böyle çılgınca koşuştururken Oğuz, sırtından hiç çıkartmadığı mizah zırhının tangırtısı da dünyayı tutar. Nefes nefese koşarken bize hepimizin derdini anlatmak için üç roman, bir öykü kitabı, bir oyun, bir de şu “kırık” günlüğü, yani beşbuçuk yapıtı bırakan bir adamı unutmak birçok kişinin işine gelebilir belki, ama onu “unutturmak”, işte o biraz zor olabilir. Ne yapılsa nafile bence; perde yeniden açılıyor işte. Oğuz Atay, gerçeğin bağrından filizlenen oyundan, oyunun uzandığı ölümden, ölüm duyusundan doğan yaşantı damlasından, gözyaşında titreşen çılgın kahkahadan, delilikte tüneyen akıldan, akıldan türeyen gönülden örülmüş o çok gülünçlü ve çok acıklı dünyası ile Türk aydınını ve her şeyi yeniden kapsayacaktır yakında. ÖMER MADRAŞubat 1984, İstanbul GELECEĞİ ELİNDEN ALINAN ADAMIN GEÇMİŞİ DE ELİNDEN ALINACAK DİYE KORKUYORDUK Tutunamayanlar’ın yazarı önsözlerle, bakış açıları ne olursa olsun “Hayatı ve Eserleri” türünden bönsözler üreten kalem efendileri ile inceden inceye alay ediyor. Aklıma çağdaş bir düşünürün, Jacques Derrida’nın, önsözün anlamsızlığını vurgulamak için önsözler üzerine bir kitabına yazdığı uzun önsöz geliyor Oğuz Atay’a gönülden katılıyorum aslında; gene de “Hayatı ve Eserleri” için birkaç ön ya da son söz, daha doğrusu sondan bir önceki söz yazma gerekliliğini duyuyorum. Bir “hak”sa bu, biraz da şundan doğuyor Yaşamamış, onun için de hiçbir şey yazmamış birkaç kişinin Hayatı ve Eserleri’ üzerine yazdım daha önce, neden Oğuz Atay vahasına girmeyeyim, diyorum. Tamtamına yarım yüzyıl önce doğmuş Oğuz Atay 1934’te. 1977’de, 43 yaşında ölene dek, hızlı dönen bir dünyanın ne hızına, ne de ritmine ayak uydurabilmiş Harflerine sinen siyah ama ince alayı biraz kazıyın, herkes adına kanayan vandal bir yürek bulursunuz orada. Doğduğu yıl, “kenarında” yaşadığımıza inandığı Batı dünyasına deccal inmiş Hitler’in iktidara geldiği andan başlayarak, daralmış bir Türkiye’de geçirmiş çocukluğunu. Okuma-yazma öğrenmeye başladığı yıl, Joyce Finnegans Wake’i yayımlamış ve romanın sınırına değmiş. DP’nin iktidara geldiği yıl, Ankara Maarif Koleji’nde lise öğrencisi, İstanbul’da mühendislik öğrencisi olduğu yıllarda ise Türkiye’nin çehresi değişiyor inanılmaz bir hızla Yeni binalar, yeni yollar, atölyeler yapılıyor; yeni bir çukur açılıyor Cumhuriyet’in ortasında. Mühendis çıktığı sırada Pazar Postası’nın içinde Oğuz Atay Yazmayı ne ölçüde düşünüyor, yazmayı düşünüyor mu bunu bilmiyoruz, ama şirin de, düz yazı serüveninin de yoğun sarsıntı geçirdiği bir dönemde, bu sarsıntının “sahne”sini oluşturan Pazar Postası’nda amansız bir tanık olarak, sessiz ve geride, olup biteni izlediğini biliyoruz. 1954’te Saatleri Ayarlama Enstitüsü, 1956’da Perçemli Sokak, 1957’de Vüsat O’Bener’in Yaşamasız’ı ile Kemal Tahir’in Rahmet Yolları Kesti’si, 1958’de Üvercinka, bir yıl sonra da İshak, Panayır ve Aylâk Adam çıkıyor. Türk şairi dili ve anlamı, sözdizimi ve mantığı köktenci bir yaklaşım içinde kurcalıyor. Düzyazıda da durum farklı değil Şüphesiz, bir yanda Halit Ziya’nın, öte yanda Sait Faik’in açtığı koridorlarda, ama onlardan bir bakıma telâşla uzaklaşarak anlatım ve bildiri düzlemlerinde açık bir başkalaşım yaşanıyor. Oğuz Atay ne yapıyor, hâlâ bilemiyoruz. Nice yıl sonra, ölüme beş kala yazdığı gibi “biraz gecikmiş” olduğu için bu değişimi ıskalıyor mu, yoksa “aceleciliği” sayesinde belli bir basamağında değişim sürecine yetişiyor mu? Öyle sanıyorum ki, anı anına olmasa bile, Türk yazarının dili ile olan yüzyüze ve kıyasıya çekişmesine Oğuz Atay’ın tanık olmadığını söylemek güç. 27 Mayıs 1960. Yeni bir dönemeç, yeni bir anayasa, yepyeni kuramsal açılımlar, TİP kuruluyor, AP kuruluyor, TÖS kuruluyor. Avcıoğlu ve Soysal Yön’ü, Memet Fuat Yeni Dergi’yi, Cemal Süreya Papirüs’ü çıkarıyor. Nâzım Hikmet’in şiiri ve Kemal Tahir öne çıkıyor hızla. Türkiye’de, aynı anda, sosyalizm ve varoluşçuluk aydınlar arasında gündeme geliyor. Türk yazarının dil ve anlatım ile kavgası sürüyor bir yandan Mısırkalyoniğne, Bakışsız Bir Kedi Kara, Hallaç ve Troya’da Ölüm Vardı aynı yıllarda günışığına çıkıyor, Joyce ve Faulkner çevriliyor. Öte yandan köy gerçekliği’ ile tanışılıyor Susuz Yaz’dan Yılanların Öcü’ne, Cemo’ya edebiyatın öteki yüzü çiziliyor. Artık hazırlanıyor Oğuz Atay 1970’de TRT’nin açtığı yarışmaya katılacağı, bir jüri üyesinin deyişiyle “484 sayfalık bir emeğin ve tutkunun en açık belirtisi” elyazması, demin kaba hatlarını verdiğimiz bir ortamda yazılmıştır. Cumhuriyet döneminde yetişen aydın kuşaklarının biraz sarsak, daha çok da tutarsız, gamlı, traji-komik tarihini 32 kısım tekmili birden kucaklar Tutunamayanlar. İlk cildin yayımlanışında bile gizli bir ürpertiyle, hoşgörüyle maskelenmiş âtıl bir öfkeyle karşılanmış olması şaşırtıcı değildir aslında Kıdem esasına göre düzenlenmiş bir “edepiyat ortamı”na, okulsuz ve alaysız onun için de okursuz ve alaycı bir konuk geldi sanılmış, bu amatör hayaletin nasıl olsa tek’ kitapta kalacağı düşünülmüş, gene de bu tek’ kitapla bile kalacağı fikri kolay kolay sindirilememiştir. Oysa konuk değildi Oğuz Yüreğindeki kadar dağlayıcı bir acı vermeyen ama onu usul usul ölüm koridoruna ihbar eden beynindeki ur ile yolcuydu düpedüz. Onun için de, “Yedinci mühür”deki gibi sonlu bir oyunla biraz kendini, daha çok da ölümü oyalamayı seçti 1970’den 1977’nin son ayına dek programına zorla giren hastalık ve ameliyatla, zorunlu olarak giren acı, alay ve hüzünle iki roman, bir düzineye yakın öykü, bir oyun ve bir günlük yazdı. Öldüğünde dördüncü romanından 60 sayfa kadar yazmış, Geleceği Elinden Alınan Adam adını verdiği bir anlatıyı da bütünüyle tasarlamış durumdaydı. Bu küçük önsözü açıkçası büyük bir sıkıntıyla, üstelik Oğuz’u kıs kıs gülerken görürmüşçesine bir duygu içinde yazdım, şu garip Orwell yılında. Bir iki özel tutamağım vardı, avuntum da orada. Oğuz Atay’ın çift portreli bir insan olarak düşünülebileceği kanısındayım Biri neredeyse “pozitivist”, temel inançlarından soyutlanması güç, “dayanıklı” insan Topografya kitabını, belki de Mustafa İnan’ın yaşam öyküsünü yazan, 1960’ların başında bir fikir dergisi çıkartmak için çırpınan kişi. Öteki, tam tersi oysa Korkuyu beklerken tehlikeli oyunlara bile tutunamayan, gene de o oyunlarla yaşayan, geleceği elinden alınmış beyaz mantolu bir adam Dipten sarsılmış, kırgın, hatta umutsuz biri Günü geldiğinde yazdıklarının anlamına bile yetişemeyen Oğuz Atay. Biri gülüyorsa bu önsöze, öteki yalnızca bakıyordun İkisi de inanmıyordur şüphesiz. İkisi de soruyordur, sonra “Ben buradayım sevgili okurum, sen neredesin?” * Bir Zar Atımı’nın önsözünde şunları yazar Mallarmé “Bu not okunmasın ya da okunduktan sonra unutulsun isterdim.” Ben de bu önsöz için aynı dilekte bulunacağım Tutunamayanlar’ın okurundan Romandan hemen hiç söz etmedim, kimse yazar ile okur arasına girmemelidir; Oğuz Atay’dan, o yaşarken olup-bitenlerden birkaç kıvılcım sürdüm önünüze Bu kıvılcımlardan başkalarını çıkartmak daha kolay olabilir, diye düşündüm “Tutunamayanlar” belli biri tarafından, belli tarih ve coğrafya enlem-boylamında, belli bir bağlamdan çıkıp belli bir bağlama doğru yazılmıştır – onu kuşatan gerçekliği onun gerçekliğinden soyutlamamak gerek. Öte yandan, bir kitabın ön ve arka kapağı arasında belki de “hiçkimsenin ürünü” bir metin yer alıyordun “Çağların, depremlerin, sellerin yazdığı” bir metin… Oğuz’un kendisine giderayak yakıştırdığı tamlama gerçekten de yakışıyor mu ona? Gerçekten de geleceğinin elinden alındığına inanabilir miyiz bugün? Ölümünden yedi yıl sonra, “Bütün Eserleri”ni yayımlamayı üstlenen İletişim Yayınları’na, genç okurlara bu geleceği göğüsleme olanağı verdiği için Oğuz Atay’ı unutmayanlar adına teşekkür etmek isterim Bizlerin korkusu, geçmişin de elimizden alınması olasılığından kaynaklanmıyor muydu? ENİS BATURŞubat 1984, İstanbul Birinci Bölüm 1 Olay, XX. yüzyılın ikinci yarısında, bir gece, Turgut’un evinde başlamıştı. O zamanlar daha Olric yoktu, daha o zamanlar Turgut’un kafası bu kadar karışık değildi. Bir gece yarısı evinde oturmuş duşunuyordu. Selim, arkasından birde herkesin bu durumlarda yaptığı gibi, mektuba benzer bir şey bırakarak, bu dünyadan birkaç gün önce kendi isteğiyle ayrılıp gitmişti. Turgut, bu mektubu çalışma masasının üstüne koymuş, karşısında oturup duruyordu. Selim’in titrek bir yazıyla karaladığı satırlar gözlerinin önünde uçuşuyordu. Harflerin arasında arkadaşının uzun parmaklarını seçer gibi oluyor, okuduğu kelimelerle birlikte onun kalın ve boğuk sesini duyduğunu sanıyordu. O zamanlar, henüz, Olric yoktu; hava raporları da günlük bültenlerden sonra okunmuyordu. Henüz durum, bugünkü gibi açık ve seçik, bir bakıma da belirsiz değildi. “Bu mektup, neden geldi beni buldu?” diye söyleniyordu hafifçe. Demek, hafifçe söylenme alışkanlığı, o zamana kadar uzanıyordu. Demek, kendi kendine konuşma o gece yarısı başlamıştı. Çevresindeki eşyaya duyduğu öfkenin ifade edilemeyen sıkıntısıyla bunalıyordu. Selim, belki bu yaşantıyı, önde bir salon-salamanje, arkada iki yatak odası, koridorun sağında mutfak-sandık odası-banyo, içerde uyuyan karısı ve çocukları, parasıyla orantılı olarak yararlandığı küçük burjuva nimetleri onu, nefes alamaz bir duruma getirmişti diye tanımlayabilirdi. Turgut, anlamsız bakışlarla süzüyordu çevresini henüz. Duvarlar, resim yaptığı dönemden kalma eserlerle doluydu. Nermin çerçeveletmiş hepsini; benimle öğünüyor. “Resimlerini çerçeveletmişsin, iyi olmuş,” demişti Selim. “Ben değil, karım,” diye karşılık vermişti. Karısı odada yoktu. Bir resim aşağıda, bir resim yukarıda; bir duvar resimle doldurulmuş, bir duvarın yarısı boş simetriyi bozmak için. Efendim? Efendim, derdi Selim olsaydı son heceye basarak. Ev sahibi de kızmıştı duvarların bu renge boyandığını görünce ama belli etmemişti. Tavana kadar aynı renk, böylece düzlemler daha kesin beliriyor, modern sanatın burjuva yaşantısına katkısı. Efendim? Oysa, ne güzeldi eskiden tavana bir karış kala, bir parmak kalınlığında koyu renk, yatay bir çizgi çizilirdi; duvarın rengi orada biterdi işte. Selimlerin Ankara’daki evinde öyleymiş. Tek parti devrinin kalıntısı, fazla askeri bir düzen. O günlerde tavana kadar yükselen kitaplıklar yoktu herhalde; yatay çizgi kaybolurdu kitapların arkasında böyle olsaydı. İsteksiz bir kımıldanışla yerinden kalktı, kitaplığının karşısına geçti. Selim’e özenerek alınan kitaplar; yüzlerce kitap, çoğu hiç okunmamış duruyordu öylece. “Hiç evden çıkmadan beş yıl sürekli okusan, belki biter bu kitaplar,” demişti Selim. Ne demek? İçinde birden, hepsini okuyup bitirme ateşi yandı kitapları her görüşünde yanan eski ateş. Kaç sayfa eder hepsi? Bin sayfa, beş bin sayfa, on bin sayfa. Bir sayfa kaç dakikada okunur, yemek ve uyku saatleri çıkarılırsa geriye günde kaç saat kalır, cumartesi, pazar ve bayramlar için daha uzun süre konursa… İstersem yutarım hepsini. Okuldaki günleri aklına geldi böyle, hırsla eline aldığı kitapların beş on sayfasını okuduktan sonra içinin bir balon gibi söndüğünü hatırladı. Bir kitabı bırakır ötekine saldırırdı. Bu ümitsizce çırpınış, bütün kitapların yüzüstü bırakılmasıyla sona erer, büyük bir utanç ve hayata dönüş buhranları gelirdi arkasından. Kitaplığının önünden zorla ayırdı kendini oyuna gelmeyelim yeniden. Aynı zamanda yatak olabilen kanepeye oturdu ve bir düğmeye basınca içinden sahte ağızlıklara sokulmuş sigaralar çıkan kutudan bir sigara alıp Alâettin’in lâmbası biçimindeki çakmakla yaktı. Durum, ümit verici değildi yerdeki halı, mobilyalara hiç uymuyordu. Düğün hediyesi. Ne yapalım, istediğimiz gibi halı alacak paramız yoktu. Sigarasını, yaprak biçimi gümüş tablada söndürdü. Karım kızacak. Bu tablalar neden duruyor öyleyse? Bilinmez. Çalışma masasına yaklaştı. Kaya’nın ayrı bir çalışma odası var. Orada ne çalışıyor? Bilinmez. Ben ne çalışıyorum? Mektubu okuyorsun yal Öyle ya. Selim’in yazdığı satırlara eğildi yeniden. Olay, böyle bir ortamda başlamıştı. Aslında, buna olay bile denemezdi. Turgut, yani bir bakıma bir zamanlar onun en iyi arkadaşı, olayı gazeteden, yani olayları veren bir organ’dan öğrendiği için, olay diye adlandırılabilirdi bu durum. Turgut yeni uyanmıştı her sabah kapıcının kapının altından attığı gazetenin hışırtısını bekliyordu. Sesi duyunca, karısını uyandırmamaya çalışarak, uyuşuk hareketlerle terliklerini aramış, sonra, yavaşça “olay’a doğru bilmeden yönelmişti. Yedinci sayfada, bir cinayet haberinin sonunu ararken birden çarpmıştı olay’ gözüne. Sonra karısı, yatakta sarılarak onu teselli etmişti. Bu gece de erken yattı beni rahatsız etmemek için; rahmetliyi dilediğim gibi düşünebilmem için. Kendine düşeni yaptı fazlasıyla. Erken yatması nın başka bir nedeni de yarınki direksiyon kursu. Ben de yatıp uyumalıyım; herkes yatıp uyumuştur. Benden başka kimse, bu mektubun anlamını düşünmüyor. Kaya şimdi çalışma odasında olsaydı ne yapardı? Üniversiteli kızların soyunmasını seyrederdi. Hele bir tanesi varmış; her gece, her gece bacaklarını duvara dayayıp… Karısından gizli, yani kaçamak. Ben de kaçamak yapıyorum şimdi karımdan gizli, Selim’i düşünüyorum. Hayır, gizli değil; biliyor kimi düşündüğümü. Gene de bir gizlilik var ne düşündüğümü, nasıl düşündüğümü bilmiyor. Selim’i ve kızların bacaklarını… Selim de olsaydı seyrederdi, ben de seyrederdim. Olmuyor; düşünce suçlan, kaçamaklar artıyor. Ayağa kalktı, salondan çıktı, koridorun duvarına tutunarak karanlığı geçti. Yatak odasının kapısını itti; uyuyan karısını seyretti ışığı yakmadan. “Hayır, hayır.” İpek yorgan hışırdadı, karısı uyanır gibi oldu. “Uyusaydın artık,” diye mırıldandı, yorganın içinden. “Biliyorsun…” Biliyordu kaçamak sona ermeliydi artık. Turgut, o sırada tehlikeyi göremiyordu gene de bitmesi gerektiğini seziyordu bu olaya olan ilgisinin. Kaya’nın, karşı binadaki yarı aralık kırmızı perdelerin arkasını merak etmesinden öte, daha büyük bir tehlikeydi bu. Çıplak bir bacağın görüntüsüyle yatışan ilgiden daha keskin bir şey bir görüntüsüyle yatışan ilgiden daha keskin bir şey bir düşünce, geriye doğru giden bir merak. Selim olsa, sabaha kadar uyumaz, düşünür dururdu. Ben olsam yatardım. Üniversitede okurken de ben, gece yarısı olunca yatardım; o, çalışmasını sabaha kadar sürdürürdü. “Saçların dökülüyor, uykusuz çalışmaya dayanamıyorsun; oğlum Turgut, ihtiyarlıyorsun.” “Uykusuz kalabilmen sinir kuvvetinden. Benimki adale kuvveti.” Kollarıyla Selim’i soluksuz bırakıncaya kadar sıkardı “Sen birden çökeceksin Selim. Çünkü neden? Çünkü için boş senin. Birden, kollarımın arasında için boşalacak birden, üçüncü boyutunu kaybedip bir düzlem olacaksın ve ben de seni duvarda bir çiviye asacağım.” Havaya kaldırdığı Selim’i duvara sürüklerdi. Siyah saçlarından yakalayarak başını duvara dayar “Dökülmeyen saçlarından asacağım seni,” diye bağırırdı. “Erkeğin kılları göğsündedir, oğlum Selim.” Hemen gömleğini çıkarır ve boynuna kadar bütün gövdesini kaplayan kıllarını gösterirdi Selim’e. “İğrençsin Turgut. Sen onları, üniversite kantinindeki kızlara göster. Kapat şu ormanı.” Bir erkeğin yanında soyunmasından sıkılırdı Selim. “Beni, aşağılara çekiyorsun Turgut. Senden kurtulmalıyım.” Turgut, pantalonunu da çıkarır, kollarını açarak bağırırdı “Ben, senin bilinçaltı karanlıklarına ittiğin ve gerçekleşmesinden korktuğun kirli arzuların, ben senin bilinçaltı ormanlarının Tarzan’ı! yemeye geldim seni. Benden kurtulamazsın. Ben, senin vicdan azabınım!” “Bağırma, anladık. Benim vicdan azabım bu kadar kıllı olamaz. Ruhbilimci Tarzan, lütfen giyin.” Karısına karşılık vermeden yavaşça yatak odasından çıktı, kapıyı kapadı. Koridorda yürürken kollarını havaya kaldırdı “Esir, Selim, esir,” diye mırıldandı. Selim’in, zevkle bağıran sesini duyar gibi oldu “Yenildin demek, koca ayı. Evet, yenildin. Bu yenilginin tarihini hep birlikte bir kez daha yaşıyoruz. Kurtuluş Savaşı’nın ateş ve dehşet dolu günlerinden biriydi. Mühendishane’yi Berrii Hümayun’un üçüncü sınıfında talebeyken gönüllü olarak askere yazılan genç mülazim Selim Efendi, Afyon dolaylarında, Kartaltepe mevkiinde, tek başına mevzilenmişti. Düşman kurnaz bir kalabalıktı. Mülazımıevvel Selim, boynunda bir kayışla asılı duran dürbünü eldivenlerini çıkarmadan eline aldı; gözüne götürdüğü bu optik aletin okülerlerini iki parmağının iki zarif hareketiyle çevirerek, görüş alanı içine aldığı düşmanın görüntüsünü netleştirdi. Artık bütün hazırlıkları tamamdı; düşman hatlarını gözetliyordu. Üsküdar’da, Soğanağası’nda, minimini bir çocukken ahşap konaklarının tavan arasında hayal etmiş olduğu an, nihayet gelip çatmıştı. Sadece üç bin kişi’, diye söylendi. Sonra, Tarzan gibi Uuu..’ diye üç kere bağırdı, yumruklarıyla göğsünü dövdü. Düşman neye uğradığını şaşırmıştı. Silahlarını yere atarak kaçıyorlardı. Askerin başındaki Yunan zabiti, Türkün, bu gücünü göstermesi karşısında, yerinden bile kımıldayamamıştı; "Tutunamayanlar kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiysen senin için en uygun fiyatlı satın alma seçeneklerini listeledik. idefix trendyol D&R kitap365 Tutunamayanlar

oğuz atay tutunamayanlar uzun özet